Saat, evin dördüncü duvarında yaşayan bir faninin anlayamacağı, hafif bir aksama dışında mutlak bir ritim ile hayatını sürdürmeye devam ediyordu. İnsanoğlu saatin varlığını iki şekilde kavrıyordu. Bunlardan biri saatin gücüne giderken diğeri onun gerçek varlık amacıydı. Fakat çelişki orada ki saatin gerçek var olma amacı insanoğlunun varoluşsal kaygılarından doğuyordu. Bir mekanizma ve parçalar bütünü olan ve yine bir insan tarafından belli varsayımlar ve hesaplara göre tasarlanan bu kurgusal makinenin insanoğlunun varoluş yolculuğu içinde bu kadar önemli olması ve ancak görünmez bir gardiyan gibi geçitlerin başında bekliyor olmasına saatin kendisi de şaşırıyordu.
Onun varlığını anlamamıza yarayan gerçek dürtümüz, rastgele anlarda ve zaman yolculuğu içinde çeşitli beşeri sebeplerle kaybolup; sanki tüm cevaplar olmasa da en azından sorularımızın bazılarına yanıtları onda bulacakmışız ya da en azından ve en gerekli şekilde doğru anda var olduğumuzu teyit ettirecekmişizcesine merakla gözlerimizin saati aradığı anlardı. Bu anları tarif etmek ya da saymaya çalışmak nafile bir çaba. İnsanın var oluşunu teyit ettirmek için hangi zaman ve mekanda hangi gerekçeye başvuracağını kestirmek zor lakin doğası gereği, en baştan itibaren var oluşunun sebebini bilmeyerek çıktığı bu yolculukta kimi zaman bu sorgulamaya bile giremeyen ve bu şekilde başlayıp ve biten bir zaman yolculuğu içinde var olan ve sonra yok olan insanlar gibi, yine aynı ya da farklı zaman dilimlerinde var olup ancak var oluşuna bir anlam biçmeye çalışırken yine diğer önceden var olmuş ve o anda belki de var olmayan insanların önden belirlediği ve sınırlarını çizdiği bir yaşam örgüsü içinde kendine bir yer bulmaya ya da en azından bu örgü içinde edindiği yeri teyit etmeye ihtiyaç duymakla meşgulken, işte o meşguliyetin içinde bir yerlerde milyonlarca sebeple saate bakarız. Bu bir saatin en ulvi var oluş amacıdır. Bir saat ki, düşünün, böyle bir varoluşsal kaygı ile bakılmayan; bir insan ki düşünün bir saate ancak ve ancak sadece bilimsel olarak insanın zamansal düzlemde nerde olduğunu anlamak adına baktığı… Söz gelimi bir mikroskopu düşünelim, bize gözle göremediğimiz ancak aynı hayatı paylaştığımız milyarlarca küçük canlıyı gösteren, buna ancak bilimsel ya da meraksal sebeplerle bakarız. Şimdi tekrar bir saati hayal edelim, insanoğlunun ancak ve ancak içinden geçtiği zamansal düzlemdeki anlık koordinatlarını merak ettiği için ya da buradaki işleyişi anlamak için baktığı. Başka bir sebep ile saate bakma ihtiyacının kalmadığı bir insan ve tek varoluş sebebi de bu olan bir saat.
Böyle bir saatin varlığını, ki eğer dijital değil analog ise, mutlak ritminden gelen -belki bu ritimde de kısmi kusurlar vardır- insanın anlayamayacağı kadar ufak aksamalar olsa da, yine de şimdilik mutlak düzenli bir ritimden bahsedecek olursak, kendisini kulaklarımıza “ses” denen bir eylem ile belli aralıklarla ama durmaksızın anımsatması ile anlardık. Bu durum bir saat için son derece aşağılayıcı ya da belki de saati varoluşsal bir kaygıya ve strese sokacak bir durum olurdu. Bu derece düzenli şekilde ve durmadan görevini yerine getirmesine ve bu görevi yerine getirmenin bir bildirimi olarak ortaya çıkan düzenli sesin her ne kadar kadar bir ritmi olsa da melodisinin olmayışı ile durum daha da dramatik bir hal alacaktır. Şimdi hayal edin, tekrar, kusursuz işleyen bir mekanizma, görevini kusursuz öyle kusursuz icra ediyor ki insan oğlu “saat gibi” benzetmesi yapıyor; ve bu saati biz ancak bu melodisiz, inişsiz çıkışsız ve hatasız hali ile kabul ediyoruz. İşte bu insanoğlunun iki yüzlülüğüdür.
Ritmi bozulsa belki bir melodisi olurdu, ya da hata yapsa ve insanoğlu tıpkı kendisi gibi onu da anlasa da “sen de hata yapabilirsin” dese. Ama hiç demedik. İşte dram burada başladı.
Kalp dediğimiz de insan saati. Kendi ritmi ile başlıyor bir noktada atmaya, biliyor insanın zaman yolculuğunda hangi noktada girip hangi noktada çıkacağını. Yolculuğu süresince atıyor durmadan. Salt mekanik değil, insanın duygularından olsa gerek, inişleri ve çıkışları da var. Bazen de tekliyor. Bir melodisi var mı, varsa duyan nasıl dinler ve anlar bu yine bir insan yorumu. Neden hızlanıyor neden yavaşlıyor? Bunu kalbin sahibi dahil kim anlıyor ve nasıl duyuyor? Kalbin neden bu teklemeler ya da ritim bozuklukları için hakkı var da saatin yok? Yine de, bir melodisi yoksa ve bir kalp ömür boyu saat gibi çalışıyorsa, o zaman bu kalp var olmuş bir kalp midir? Ya da var ise de var oluş amacını bulmuş bir kalp midir?
Fakat ikisinin de ortak bir yanı var ki, mutlak sessizlik anında ancak ikisinin de artık kati olarak olmadığını anlıyoruz. Peki saat bile sadece sesiyle hatırlandığında varoluşsal bir sancı içinde kaygıları ile baş başa kalırken; kalp, yokluğu ancak sessizliğinde anlaşılıyor ise ne yapsın? O rastgele anlarda milyonlarca sebeple hatırlayıp bir göz attığımız saat kadar atıp atmadığına, orada olup olmadığına uzun bir süre bakmadıktan sonra bu kalbin ritmi bir melodiye dönebilir mi? Yoksa yine söz gelimi bir asker gibi görevlerini yerine getirip yolculuğunu tamamlamak için yaşamaya devam mı eder?
Sessizlik üzerine bir süredir düşünüyorum bayan Milena. Kısa da olsa süren o sessizlikler yok mu, işte o sessiz olma anları kadar bir kalp dursa o kalp artık var olamaz, çoktan durmuş bir kalp olur. Bu kadar süre bir saat çalışmasa ve çalıştığını belli eden o mekanik de olsa sesleri göndermese o saatin de artık çalıştığını iddia edemeyiz. Bu durumda bayan Milena, benden bu mutlak sessizlik anları içinde, ki isterse bu bir saat olsun, benden bu anlarda zamanın aktığını ve bu olağan akış içinde her şeyin yolunda olduğunu ummamı bekleyemezsiniz. Şimdi peki bu sorun ile baş başa kaldığıma göre, bu konuda ne yapabilirim? İnanın bilmiyorum. Birçok şeyi biliyorum ya da en azından şu ana kadarki gözlemlerim ile doğruluğu henüz teyit edilmemiş ya da ileride çürütülebilir fikirlerim var. Fakat bu sorunla nasıl baş edeceğime dair bir fikrim ve düşüncem henüz oluşmadı. Durumla baş etmek yerine durumu, yani bu geçici olduğuna inanmak istediğim durma, ölme anlarını kabul ederek ruhsal var oluşumu sürdürmek isterim. Fakat bu nasıl mümkün bunu bilmiyorum. Eğer sizde bunun bir cevabı varsa lütfen bana yazın.
Bu kara kış aylarında kandil yağım oldukça azaldı. Kandili sınırlı kullanıyorum, kandilin de duvara vuran titrek ışığı geceleri adeta var oluşsal bir kaygı ile titriyor, bunu görebiliyorum ama ona bunu hissettirmemek için elimden geleni yapıyor ve kısa süreli de olsa bazı okumalar yapmak için onu yakıyorum. O anlarda evimin üçüncü duvarında bir canlılık beliriyor. Bu sıcak sarı ışığı seviyorum. Bana saatin o soğuk ve sürekli sesini unutturuyor. Bu duvarımdaki kısa sarı sıcak anlar, içinde bir melodi barındırıyor.
S.
Yorum bırakın