“Heeeyttt! Havada uçan, karada kaçan! Var mı lan bana yan bakan?!” diye bir nara atarken sağ omzum sol omzuma göre düşük, sol omzumda bir yandan asılı ceketim ve başımda fesimle bir külhanbeyi gibi daldım sünnet çocuğunun odasına. Çocuk bir şaşkın ama kızgın da bir ifadeyle yerinde bir doğruldu. “Kim bu velet?” dedi. Tam olarak böyle mi dedi emin değilim aslında, ama öyle dese yerinde olurdu diye düşündüm.
Vakti zamanında, ülkenin pek çoğunun da bileceği üzere, tatarların bir kısmı Eskişehir’e yerleşmişler. Bizimkiler Keşan ve Çorlu’ya yerleşirken, akrabaların bir kısmı da Eskişehir’e yerleşmiş. Sünnet çocuğunun adı Okan’dı, Okan “bizim tatarların Orhan dayının oğlu”ydu. Eskişehir’de yaşadıkları için ilk kez tanışıyorduk. Yaşı 11-12 vardı diye düşünüyorum, ben de sanırım 6-7 yaşlarındaydım. İlk kez bu uzaktan kuzenim ve diğer bir uzaktan kuzen olan yine 11-12 yaşlarındaki Koray ile bu düğünde tam da odaya böyle dalmam vesilesi ile tanış olduk. Sonra Koray bu küçük kuzene etrafı gezdirdi, odasındaki çizimlerini gördüğümde hayatımda bu yaşta bir çocuğun nasıl böyle resimler çizebileceğine inanamazken kendimi yeteneksiz ilan etmiştim. Benden yaşça büyük ve tanımadığım bu iki kuzenimden öğreneceğim çok şey var gibi hissediyordum çünkü tavır ve tarzları da pek bir farklıydı, bizim köydekilere benzemiyorlardı.


Okan’ın gündüz sünnetin tatsız kısımları ve yatakla olan bağımlılığı sona ermiş, akşam salonda düğün faslına geçilmişti. Hatta bu faslın nasıl geçtiğini de pek hatırlamıyorum ama bir ara sünnet çocuğu ve çetesi olarak biz salonun sol arka tarafında bir masada oturmuş ve adeta düğün salonunu kapatmışçasına boşalan salonda müzisyenleri dinliyorduk. Bu düğünde hayatımda ilk kez bir “sazlı türkü” dinlemiştim. İşin aslı ilk olarak aklımda “düğünde neden sazlı ve yavaş bir türkü söylenir ki?” Sorusu canlandı henüz 7 yaşında bile olup olmadığıma emin olmadığım bu düğünde. Sonrasında ise çalınan her türküye çocukların eşlik ettiğini ve bildiklerini görmek en büyük şaşkınlığım oldu. Bu kez de kendimi çok cahil ilan ettim.
Ama asıl hatırımda kalan, son türkü olan “Mihriban” ile birlikte tüm çocukların tek bir sesten çıkar gibi, içten ve yürekli bir ton ile türküye eşlik ederken ki halleriydi. Dikkatim her ne kadar çocuklarda olsa da türkü çok kısa sürede beni de içine almıştı. Melodisi güzeldi ama asıl olarak sözleri merak uyandırıyordu. Bir şeyin güzel olması değil merak uyandırması asıl önemli olandı.

Mihriban bana lambada titreyen alevin nasıl üşüdüğünü anlattı. Uzun süre lambada titreyen alevi düşündüm. Aşkın kağıda yazılmadığını öğrendiğimde henüz belki de kağıda zaten yazı yazamıyordum. Ama neticede artık önemli bir bilgiyi cebime koymuştum. Ki zaten yar deyince kalem de elden düşüyordu. Bu noktada işler çok karışmıştı.
“Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışım” diyen ozan, gönlün bağlanacak bir şey olduğunu anlattı ama benim anlamam gereken şey gönül ne zaman nereye bağlanmak isteyeceğini kendisi biliyordu, bunu zamanla anlayacaktım. “Ayrılıktan zor belleme ölümü” derken hangisinin zor olduğunu düşünecek yaşta değildim ama “görmeyince sezilmiyor” ne demek onu anlamak için uzun yıllar geçecekti -görülmeyi görülmeyi-.
Mihriban, sarı saçları ile bize tabiplerin her yaraya ilaç olamayacağını anlattı. Ozan bir derviş gibi dedi ki, “aşk deyince ötesini arama”. Her nesnenin bir bitimi var dedi ama nesneler nasıl biterdi bunu anlayamadan “aşka hudut çizilmiyor” dedi. Türkü’nün anlam ve hızına yetişmek için biraz küçüktüm. Ama bende özel bir anıya sahip olduğu için sonraları da bol bol dinleyip anlamam gerekenleri anlamak için yeterli zamanım oldu, oldu olmasına ama asıl öğrendiğim şu oldu ki Türküler dinleyerek ya da söyleyerek değil, yaşayarak anlaşılıyor Mihriban.


Yorumlar

Yorum bırakın