Odadaki Fil

Fil.

Merak ediyordum.

Üç kişinin yan yana ancak geçebileceği kadar dar bir sokağın başında öylece duruyor ve sessizce bakıyordum. Öylece ayakta gözlerim açık ilk kez baktığım bu sokağa ayakta uyur gezer şekilde gelmiş olamazdım ya?!

Sokak dediğime bakmayın, sokak demesem ne diyeceğimi bilmediğim için sokak dediğim bu yer aslında sokak olmaktan çok bir labirentin parçası gibiydi. Bir arap masalınında çölün ortasında tamamen duvarlardan örülü bir kasabanın içine bırakılmış gibiydi bu gri betondan örme yapı. Antakya, Mardin gibi Arap kültürünün etkilerini taşıyan şehirleri bana anımsatması da bu yüzdendi. Yalnız bir fark vardı, Mardin ya da Antakya gibi taşlar ve duvarların bütününden oluşan yerleşim yerinin bir aralığı gibiydi ancak kahve rengi tonu baskın olan ve pütürlü yüzeyler ve taşlardan oluşan bu şehirlerin mimari dokusunun aksine gri ve pürüzsüz bir yapısı vardı. Hem eski zamanlardan kalma hem de sanki özellikle eski bir yerleşim yerine benzetilmek üzere kaba inşaatına başlanmış ancak sonradan inşaası devam etmemiş bir yer gibiydi. Dümdüz, pürüzsüz ve modern iç tasarımlarda kullanılan koyu gri betondan başka gözüme ilişen hiçbir detay yoktu. Minimalist bir tasarım ile yapılmış bir beton bina ise de bu beni ilk bakışta ürperten ve aynı zamanda da dar olmasına rağmen içimde derin boşluk hissi yaratan yere nasıl geldiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Önümde uzanan bu aralığın duvarlarında bütünlük ve düzlüğünü bozacak en ufak bir girinti, çıkıntı, süs ya da renk yoktu.

Aralığın sağ yanımda kalan cephesi önümde 30 metre kadar uzanıyordu. Yaklaşık iki buçuk metre yüksekliğindeki bu pürüzsüz beton cephede hiç kapı yoktu. Sol yanımda kalan cephesi ise sağ yanıma göre yarım metre kadar daha yüksekti. Bu yükseklik farkı bir yanda hayat ve insanın var oluşu karşısında diğer hiçliğin ve her kim olursa olsun burada yaşayan insanların karşısında ne olursa olsun ondan daha önemli hissetmesinin basit bir dışa vurumu gibi mimariye yansımışçasına sessiz boşlukta dışa vuruyordu. Karşımızda daha alçak bir duruş olması belkide bize kendimizi daha iyi ya da güvenli hissettiriyordur. Alçakta yer alan ve sadece özel alanı korumak ve dış dünyadan soyutlanmak ve mahremiyeti korumak için kullanılan bir yapı olarak sağımda uzanan bu duvar bu sebeple olsa gerek dikkatimi çekmeyi başaramamıştı. İnsan gözü hep görünürde yüksek olana mı odaklanıyor diye düşündüm.

Aralıktaki karanlığı hafifçe ve düzensiz şekilde dağıtan ve gri duvarlarda gizemli bir atmosfer yaratan zodyak ışığı nerede olduğum sorusunu bastıracak bir gizem daha yaratıyordu. Aralıkta bir gizem yaratırken içimde bir yalnızlık hissi büyütüyordu. Şafak sökmek üzere olmalıydı. Burası bir köy, bir kasaba olsaydı birazdan nerede olduğumu öğrenebilirdim belki ama burasının bir köy ya da kasaba olmadığından ve burada alışageldiğimiz bir hayat olmadığından neredeyse emindim fakat bir yandan da bir şeyler olacağını ya da olması gerektiğini hissediyordum. Gökyüzünden hafifçe gelen ışıkla görebildiğim aralıkta bütünlüğü bozan tek şey daha yüksek olan sol cephede üç dört metre ileride bulunan kapı boşluğuydu. Tüm aralıkta tek zifiri karanlık olan alan bu dikdörtgen şeklindeki alandı. Sanki bir kara delik vardı da oradan başka bir boyuta geçiliyordu.

Bense sanki kontrol bende değilmiş, sadece izleyebilirmişim gibi hiç kıpırdamadan durduğum yerden aralığa bakıyordum. Halbuki sahnede benden başka canlı ya da hareket etse edebilecek bir karakter yoktu. Dünyanın en başarılı ışıklandırma ve set ekibine sahip ancak senaryosuna güvenmeyen bir yönetmenin seyirci ilgisini toplamak için çekmeye karar verdiği fragmanı üç boyutlu bir gözlükten izliyor gibiydim. Arkama bakıp arkamda ne olduğunu merak etmek aklıma bile gelmedi. Burada birine seslensem kimseye sesimi duyuramayacağım hissi o kadar güçlüydü ki bir ses bile çıkarmak aklıma gelmedi. İstesem ses çıkarabilir miydim ondan da emin değilim. Burada olmamın, daha doğrusu sanıyorum ki buraya bırakılmamın bir amacı olmalıydı.

Bütün bu teklik, boşluk, sadelik ve yokluk içinde tek var olan şey o kapı boşluğu ve aralığın sonunda zorunlu olarak sağa dönüştü. Bu da tüm dikkatimi bu küçük karanlık boşluğa itiyordu fakat baksam içinde ne olduğunu göremeyecek kadar karanlık olduğundan emindim. Adeta karanlık madde ile dolu bir yerdi. Bir süredir bu aralığı incelerken ben hala kaskatı şekilde nöbet tutan bir asker kadar hareketsiz şekilde duruyordum. Eğer bu bir film ise kesinlikle odağımızı bu kapı boşluğuna vermemizi istiyorlardı. Fakat bu çok klişe bir korku filmi başlangıcını andıran giriş merakımı dağıtmayı başaramadı. Nefes alışverişimi bile duymadan hala kapıya bakıyordum.

Sanki gözlerim vücudumda tek kontrol edebildiğim ve tek çalışan duyu organım gibi bir boşluk içinde iken bir anda kapı boşluğundan gelen iç tırmalayıcı bir ses duydum. Bir canlının çıkardığı sesten çok, dar bir yerden geçmeye çalışan gergin bir yüzeyin çıkardığı sürtünme sesi gibiydi. Biraz dinlediğimde ise kapı eşiğinden dışarıya bir şeyin geçmeye çalıştığını anladım ama zaten anlar anlamaz zorlamanın da verdiği ani hızlanma ile yerden iki karış kadar yukarıda olan kapı boşluğundan dışarıya bir yavru fil fırladı. Yere düşmesi ile birlikte ön ayakları üzerine sağlam basamayıp önce dizleri sonra da başı yere çarparken arka ayakları yukarıda boynuna bir baskı yaparak ilk hızı kesildikten sonra daha yavaş bir hızla başının tepesi ile daracık aralığın karşı duvarına çarparak durdu. Bu karanlık kapı aralığında ne zorlanabilir, dışarıya ne çıkacak bilinmez korkusu içinde iken karşımda bir anda yavru bir fil görmek şaşkınlığımı hem artırmış hem de şaşırmama konusunda beni terbiye eden bir etki yaratmıştı. Böyle bir sahne ile karşılaştığımda durumun gerçekliğini kabullenmemin sadece saniyeler alması, beynimizin yeni bir gerçeği algılama, kabul etme ve yeni gerçeklik standardına alışma sürecinin ne kadar kısa ve etkileyici olabildiğini düşünmemi sağladı. Önceden olsa, böyle bir sahne ile karşılaştığımda nasıl bir duygu ve düşünce içinde olacağımı kestirmek çok zor gelirdi diye düşünüyorum. Durumun gerçekliğini idrak etmiştim ancak yavru fil “acaba ne durumda” diye merak etmeye kalmadı hızlıca toparlanıp aralığın karşı istikametine doğru ayaklarını zar zor kontrol edip dengesini bulmaya çalışarak koşmaya başlayıp zorunlu dönüşten sağa dönerek loş gri duvarlar arasında kaybolup gitti.

Kapı.

Ben hala yerimde başımı bile oynatmadan dosdoğru ileriye bakarak bekliyordum. Ancak kapıdan bir fil çıkması hayal bile edemeyeceğim bir şey olduğu için merakım daha da arttı. “Merak” öyle bir kelime ile söylendiğinde naif ve ahmakça bir duygu olarak algılansa da yeni keşifler ve maceraların kaynağı değil mi? Güçlü ve bilinçsiz diyebileceğim merak duygusu ayaklarımı harekete geçirdi. Temkinli değil ancak donuk bir yavaşlıkla sabit bir hızla -“gitme işte, tehlike var besbelli” diyen seyircilerin tepkilerine rağmen- adeta kaçınılmaz sona yürüyen kurban gibi 14 adım attığımda kapıya vardım. Kapıya geldiğimde tam olarak soluma dönüp içeride ne var diye göz atmaya fırsatım kalmasa da göz ucu ile odanın da aynen sokak gibi bomboş olduğunu ve dümdüz koyu gri beton duvarlardan oluştuğunu seçebiliyordum. Uzaktan simsiyah görünen odanın içini kapı eşiğinden karanlığa alışan gözlerim sayesinde görebilmiştim. Odanın duvarları hiç değilse yedişer metre uzunluktaydı ve kare şeklinde mükemmel derecede biçimli bir odaydı. Garip bir huzur, boşluk ve biraz da karanlık içeren bu odanın verdiği genişlik ve ferahlık duygusu çok güçlüydü. Kapısı ise boylamasına üç adet ikişer karışlık tahtanın orta önden enlemesine altı karışlık bir tahta ile çivilenmesi ile yapılmış, eski bir köy kapısıydı. Tahtaların rengi eskimekten kaybolmuş ve duvarlar ile uyumluluk sağlayacak seviyede eskimiş ve grileşmiş boya ve verniksiz bir kapıydı. Öyle sıkı sıkıya odaya kapatacak cinsten bir kapı değil, tahtalar ve duvar arasındaki boşlukları geniş olan bir kapıydı. Duvarların işçiliği ile kapının özensiz işçiliği ve eskiliği arasındaki tezat sanki bir şaşırtmaca içeriyordu. Bir mantık hatası vardı ama içinde bulunduğum ortamın neresi olduğunu anlayamamışken mantık sorgulamasında almam gerkeen bazın ne olduğu ise ayrı bir sorgulama konusuydu. Kapıya doğru geldiğim anda sola dönemeden tahta kapının menteşeleri ile duvara bağlandığı köşedeki iki üç parmaklık aralıkta göz göze geldik Aslan ile. Kapı sonuna kadar açıktı, diğer ucu odanın sağındaki duvara yaslanmıştı ancak kapıyı duvara bağlayan hiçbir şey yoktu. Aslan ise kapı ve duvarlar arasında oluşan üçgen alan içinde öylece durup sanki benim gelip o aralıktan bakacağımı biliyormuşçasına kapı aralığından bana bakıyordu. Tüm karanlık içinde Aslan turuncuya çalan parlak ve güçlü tüyleri ile göz alıcıydı, adeta siyah beyaz bir filmde oynayan tek renkli karakter gibi neredeyse parlayacak derecede canlı renkleri ve güzelliği ile görür görmez dikkatimi çekince korkmaya fırsatım olmadı, o kadar güzeldi ki karşıma çıkan Aslan’dan dolayı yaşadığım şaşkınlık ile güzelliğinden yaşadığım etkilenme aynı seviyede duygulardı. Gözleri de turuncuya çalan kahverengi ve adeta güzellik ve mükemmellikten parlıyor, gözlerinden gözlerime parıltısını saçıyordu. Dimdik ve vakur şekilde duran Aslan güzelliği ve kendinden emin, dik duruşu ve içime işleyen bakışı ile karşımda duruyor ve tam gözlerimin içine bakıyordu. Ben de Aslan’ı gördüğüm andan beri bilinçsiz bir şekilde korkudan değil etkilenme ve beğeni duygusundan dolayı donmuş şekilde gözlerinin içine bakıyordum. Bir canlıya haksız bir sebeple zarar veremeyecek kadar soylu duran bu Aslan aslında kafeste değildi ancak asil bir ruhun tutsak edildiğinde bakacağı şekilde bakıyordu gözlerime. Neyi bekliyordu? Neden o köşede öylece duruyor ve güzel gözleri ile gözlerime böylece nüfuz ederek bakıyordu bunu anlayamamış olmam beni hareket etmekten alıkoyduğu gibi diğer yandan bir daha bu duyguyu tekrar yaşayamama kaygısı ile ben de gözlerine olabildiğince daha fazla bakmak istiyordum. Bana zarar vermeyeceğinden neredeyse emin olduğum, uzun süredir senin gelmeni bekliyorum diye dostane ama keskinliğinden ödün vermeden, dosdoğru gözlerimin içine bakan bu güçlü ruhu benim tanımıyor olduğum ama onun beni çok yakından tanıdığını hissediyordum.


Yorumlar

Yorum bırakın