“Yok deme bana, sen de ben gibisin. İsteseler canını verirsin… Benim de gözüm artık açıldı, her yanıma kısmet saçıldı… Her şey mal mülk her şey para pul, dostlukmuş sevgiymiş ara bul… Lay laralay laralay laralaayy..”
Ankara’da ne oldu bilen var mı? Ankara’da bir şeyler olmuş bende giderilmez bir hasar bırakmış.

“Bak işte bir minik serçe lara lala lara lilalayy… Benim gibi neş-e içinde lara lara lara lilalayy…”
“Yorgun akşamlar” ında Ankara’nın dinlemezdim aslında Sezen Aksu. “Akasyalar açarken” hiç dikkatimi çekmezdi Ankara’da. Harbiye’de “gelen gideni aratır” dı evet orası doğru ama “kaç yıl geçti, aradan” demezdim o yıllarda çünkü yılları değil dakikaları saydığımız günlerdi o günler.
Gönül gözüm kapalıydı belki, “kaçın kurası” bu demezdim, “aman bize nasip olur inşallah” derdik tabi.
Ankara’da aslında hiç bir şey yoktu, Ankara haki bir üniforma, bir sevimsiz bir idealist bir komünist soğuk bir bina yığını gibiydi. “Kaçın kurası” yız biz dediğimiz değil de, “harbiyeli olduğumuz çok mu belli oluyor?” dediğimiz yıllardı. “Nerelere gideyim, nasıl edeyim sen aklımı tut yarabbi” derdim daha çok lakin annem “nasılsın oğlum?” dediğinde “anne biz buradan çok az kişi kaldık sağlam” derdim. “le le le le le laaa” diyemezdik tabi ortam itibari ile ciddiydik. Onu diyebilme lüksü olanlara çok gıpta ederdik ki sonraları anladım ki ülkeden onlardan çok varmış. Tam bir “yalnızlık senfonisi” içinde çalıp duruyorduk birbirimizi. Çünkü senfoni de yalnızlık da çok yakışırdı askerliğe.
“İki gözüm seneler geçiyor, gönül ektiğini biçiyor” derken güneş takvimi ile ölçülen sene kavramının aslında farklı takvimlerle de ölçüldüğü zaman dilimlerinde “yok mu senin insafın yok mu, bir güler yüzün çok mu dağ mısın taş mısın” diyemeden sürünürdük. Özellikle “bir selam lütfet, bu ne çok hasret” demeye lüzum hiç olmadan “dalları kiraz bastı yedi kat eller yakınım oldu” ları acı acı yaşardık.
Bizim bir Çikin arkadaş vardı, ben öyle demez diyenlere de kızardım ama lakabı öyleydi işte. Çikin yaylanmadan yürürdü ve zilliler onu yaylanmadan yerlerdi. Günahı kime gitti onu hiç bilemezdik.
“komşunun kızı kampta sporda sporda stepte” derken hop usta sen bize kız mı dedin deyip 300 kişi dalıp dövebilir bir ruh halinde “sokak kedisi gibi sürtünüp yerde” geçen yazlarımız vardı (Ankara uzantısı İzmir’de).
“Salla salla gül memeler çağlasın, salla salla yer yerinden oynasın” yerine “sol sol sol sağ sol” ile yeri yerinden oynatırdık. “Gölgemi aldım yanıma, vurdum hasretin yoluna” diye diye öyle heba olurken “zalim senin allahın yok mu” diyemezdik çünkü hepimiz birbirimizin bir gölgesiydik ve hepimiz zalimler içinde zalim olmak için yetişiyorduk. Ama hiç “serseri oldum terki diyarda” diye çalmazdı kasetimiz, serserilik emredilmemişti bize.
“Başımda saçlarım kardı, deli rüzgarlarım vardı Ovalar bana çok dardı, benim meskenim dağlardır dağlar, dağlardır dağlar” diyen bir seri komutanımız ile “şehirler bana bir tuzak, insan sohbetleri yasak, uzak olun benden uzak” adlı denemeleri haftasonlarında yaşardık.
“Bir gün ağlayalım bir gün gülelim” demeye gerek yoktu, biz gün içinde hem ağlar hem gülebilirdik ne gerek vardı bir gün yeterken iki günü heba etmeye.. “Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar kalbimde sevgin oldukça” “bazen neşe bazen keder hayat böyle geçer gider” muhtemel gelecek 30-40 yılımızı anlatan çok lirikli çok müzikli bir güzel anlatımdı.
Bazı arkadaşlarımız vardı, genelde derslerini de disiplinlerini de umursamazlardı lakin hepimiz aynı maaşları bir ömür alacaktık. “Bugüne kadar olmamış hiç bırakıp giden”, “seni gidi vurdum duymaz, seni gidi yaramaz”; “sabır taşına benzediysem aptal sanma gününü bekliyorum” diyerek çalışırken bileniyordum “bakalım o zaman seni kim kurtaracak” diyerek ne gerek varsa. Sonradan anladım çobanların önemini ve küçümsenmemesi gerektiğini söz gelimi kırsal hayatımızda.
En nihayetinde “Vazgeçtim”, “bir ah de yeter” dediler; dedim. “Sessizce, kimsesizce gönderdim” sitemlerimi. “Ah bu delilik sarsar bedenimi” “yok olmak anıdır şimdi” diyerek yaptım bir delilik ve akıllık aynı anda; Ankara o anda çıktı hayatımdan omzumda bir kazakla ve hala en büyük anıdır hayatımın.
“Yerimiz mi dar yoksa yenimiz mi dar ne var?” “hadi bakalım kolay gelsin bir acayip zor yarış” diyerek girdim ÖSS yoluna ülkenin milyon üzeri genç ve kayıp 6 sıfırlı insan popülasyonu gibi. “Bir yanımız her duruma müsait, ne kadar uyarsa o kadar ister” işlerde çalışacaklardanolmayanlardanolmakiçinerkendençokçalışanlardanolmakiçinçalışmayabaşladığımzamanlardıoyıllar.
“değer mi hiç, değer mi değer mi değer mi söyle. Bir rüya ömür boyu sürer mi sürer mi süper mi böyle” derken “bir rüya görür gibi seninle bulutlara uçtuğumda” geri dönmek istemezdim pazar gecesi nizamiyeye, “değer mi hiç değer mi değer mi değer mi değer mi söyle” derdim.
“Bak işte bir Minik Serçe, la ra lalal liralilallayy, benim gibi neşe içinde, la ra lalal liralilallayy, anlaştık işte biz hiç konuşmadan minik serçe ile göz göze gelimce” derken sadece minik serçenin şarkıları değil; bazı şarkılar var ki, nedeni yok hep Ankara’yı anımsatır bana. Solcu şarkılar, aşklı şarkılar, eskili şarkılar, nostaljili şarkılar, sazlı şarkılar, sözlü şarkılar, çoğu şarkılar bana Ankara’yı hatırlatır. Ben ise Ankara’yı hiç sevmem ve bu şarkıları hiç Ankara’da dinlemedim. Ne olmuş olabilir ki beynimde böyle bir yer tutsun Ankara.
Üzüntülü not: Ankara bir yana çok büyük eksik olacaksın bu ülkenin ruhunda Sezen Aksu bir gün sen de her insan gibi sıranı savdığında “sen ellerinde bahar demetleri, için ışık ışık kısaca sen gençliğimdin”.
Yorum bırakın