Titreyerek yavaş yavaş gözlerini açmadan evvel zifiri karanlığın yerini bir kırmızılık aldığını fark etti ve ani bir baş ağrısı hissetti. Tam yüzüne vuran güneş rahatsız edici bir şekilde uyanmasına ya da aslında ayılmasına sebep oldu. Gece yaşadığı olayı hatırladı hemen ve anlayamadı, nasıl bu şekilde uyumuş olabileceğini anlayamadı, ve kısa bir süre sonra kitaplarda okuduğu bayılmanın bu olacağına kanaat getirdi. Ancak hiç bayılmadan önce böyle bir fiziksel etkiden bahsedilmiyordu kitaplarda. Bunu düşünür düşünmez tekrar aynı ruhsal acıyı yaşadı ve tekrar gerildi. Eğer ilk kez tecrübe ettiği bu acının sebebi yıldızlar ise bunca süredir uğraşı ona bu acıyı yaşattı ise tüm bu çalışmayı yapmamış olmayı yeğlerdi diye düşündü. Bu sırada fanusun hava alma deliklerinden gelen kuş sesleri ve etraftaki ağaçların sesleri ona gece olanları bir nebze unutturdu ve “Hoş Geldin” dedi. Bu sakinlik vücuduna ve ruhuna iyi gelmiş, normale dönmüştü bu yüzden de bir süre gece olanları düşünmemeye karar verdi. Yıllardır etrafında onunla birlikte büyüyen ve serpilen ağaçlara baktı, sonra dallarında kuşları izledi sanki hiç görmemişçesine baktı uzun uzun. Kitapları arasında hiç kuşlar ile ilgili olanı yoktu ama ağaçları ve bitkileri görsel olarak anlatan kalın bir kitabı vardı. Kitaba göre fanustan yaklaşık 40 metre ilerde yer alan uzun ve gür ağaç Latince adı ile Cedrus olan Sedir ağacının bir türüne benziyordu. Etrafındaki diğer ağaçlardan ayrışıyordu ve maalesef o diğer ağaçları tanıyamamıştı. Bu yüzden Sedir ağacı onun için ayrı bir öneme sahipti. Bazen uzaktan uzağa izler onu, tek başına orada öylece diğerlerinden ayrı duruşunu izler. Okuduğu bir kitaba göre ağaçlar kökleri ile birbirlerine bağlanır ve iletişim kurarlarmış, öyle ki birine parazit bulaştığında tümü yapraklarını dökerlermiş. Ama bu ağaç diğerlerinden çok farklı, acaba onun da köklerinden diğerleri ile iletişimi var mıdır diye düşünmüyor değil içten içe ama yine de onu yalnız olarak görüyor ve kendisi ile benzeştirdiği için olsa gerek ona ayrı bir yakınlık hissediyordu. Bu ağacın gözleri olsaydı eğer her yeri görürdü diye düşündü, o kadar yüksek ki o her şeyden büyüktü, bu ağaçla iletişim kurabilse ne kadar güzel olurdu. Ama daha önce hiç böyle şeyler düşünmezdi bu ağaca bakınca, sadece kendisi gibi görürdü onu ayrı ve yalnız ve sonra devam ederdi okumaya ya da uzanıp düşünmeye. Bu kez farklıydı, ona bu soruları sorduran meraktı ve bu merak içine dün gece işlemişti. Sonu ise hiç de güzel olmamıştı. Hızlıca bunları düşündü ve bir an kendini geri çekip ağaca arkasını döndü. Bunca zamandır bir nevi yalnızlığını paylaşan bu ağaca bu denli saygısızlık hiç yapmamıştı oysa ve ağacın da bir suçu yoktu bu durumda. Ama o bunu yapmalıydı, böylece içindeki meraka, heyecana ve arayışa karşı bir savunma geliştirdi, hayır bir deliliğe gerek yoktu niçin böyle bir serüvene atılsındı ki? Neden tekrar kendini öyle kötü öyle çaresiz hissetsindi? Bir keresinde bir kitapta bir grup genç sırf merak ettikleri için girdikleri bir serüveni hayatları ile ödemediler mi? Neden öyle yaptıklarını hiç anlamamıştı, çok saçmaydı her şey! Güzel ve mutlu bir hayatı olan bir grup zengin genç bir macera uğruna hayatlarını kaybetmişlerdi ne yazık. Gerçekten de bunu yapan deliler var mıdır diye düşünürdü oysa. İnsan neden rahatını bozardı ki? Hızla kitaplığa yöneldi ve okunmamışlar arasından rastgele bir kitap aldı eline.

Fanusun sonunda dev bir kitap yığını vardı, adeta bir tepeydi kitaplar, bir kısmını duvarındaki raflara olabildiğince çok sığdıracak şekilde dizmişti ancak bu kitap tepesinde 2000’in biraz üzerinde kitap vardı, ve tahminince bu da 800.000 sayfa ederdi. Pek de hızlı bir okuyucu olduğunu söyleyemem, o da bu kitapların hepsini okumaya ömrünün yetip yetmeyeceğini sorguluyordu bazen ancak elinde zamansal bir kıyaslama metodu bulunmuyordu. Güneş takvimini bir kitapta okumuş olsa da hangi yıldan başladığını bilmemekle birlikte her günü sayıp bu matematik hesapları ile uğraşmak ve bir çözüm bulmaya çalışmak niyetinde değildi. Onun için en iyi ve kolay zaman ayracı kitaplardı. Örneğin sakalları 1 kitap bitiminde oldukça uzun ve traş edilmesi gereken bir uzunluğa erişiyordu, 3 kitap önceki haline göre ise gözlerinin altında renk değişimi oluşmuştu. Kitaplar bitse de zamanın ölçüsü bitmeyecekti çünkü okuduğu birçok şeyi unuttuğu için yine okumasında sakınca olmadığını düşünüyordu. Belki aşina bir kitap okur gibi okuyabilse bu kitapları çok erken bir yaşta bitirebilirdi fakat her bir kitap yeni bir dünya, öğrenilecek yeni bilgiler, duygu ve mekan tanımlamaları içeriyordu. Bu tanımlamaları hayal edebilmek ve içselleştirebilmek ise onun için zaman alıcıydı. Ne de olsa her şey felsefede dedikleri gibi onun için beyaz bir plakaya yazılan yazılar gibiydi ve dahası onun bu yazıları resme çevirmesi gerekiyordu. Zaten hızlı okumak gibi bir kaygısı da hiç olmamıştı. Eğer ki okumak hayatınızda yapacağınız tek anlamlı fiili eylem ise okumanın sonuna gelmek de hayatın sonuna gelmek değil miydi? Bu durumda yavaş okumak ölümden de kaçınmak hissiyatı yaratamaz mıydı? Yani anlamak ve sindirmek bir yana ölüme giden yolu mu yavaşlatıyordu böyle yaparak? Birkaç sene önce okuduğu bir psikoloji kitabı bu tip bir yaklaşımdan bahsediyordu, yığın içinde bugüne kadar tek bulduğu psikolojik kitap da bu idi. Belki de onu tekrar okumalıydı, kimbilir belki ölüme giden yolu yavaşlatmak için belki de analizleri daha detaylı ve doğru yapabilmek için.

Bugüne kadar okuduğu kitap sayısı henüz 200’den azdı. Bu yüzdendir ki hala keşfedeceği çok şey olduğunun farkındaydı. Ancak okuduğu kitap sayısı arttıkça bilgiler veduygu tanımları arttıkça hayat daha da karışık bir hal almaya başlamıştı. Kitaplar insanların karmaşasını, hırslarını, hayallerini, umutsuzluklarını ve hızlı hayatlarını konu alıyordu. Fakat onun hayatında bunların hiçbiri var olmamıştı. Okudukça öğreniyor öğrendikçe hayat daha da zorlaşmaya başlıyordu hem de fiziki olarak bir değişim olmamasına rağmen. Bunları hızlıca geçirdi beyninden ve sonra bir süre kitap da okumamaya karar verdi, hızla bıraktı kitabı elinden ve yatağına uzandı.

Yemyeşil ağaçların, kuş seslerinin arasında mavi bir gökyüzüne bakıyordu, güneş gözüne vurmuyordu ve hava deliklerinden geçen aylara göre farklı hoş kokular geliyordu. Hiçbir şey düşünmeden ve okumadan yatarak sadece renklere, seslere ve kokulara odaklandığı bu anlar onu tümüyle sakinleştirmişti. Öylece uzandı bir süre ve sonunda uyuya kaldı.

 

Önceki: Karanlık

Sonraki: Kadınlar ve Hayvanlar


Yorumlar

Yorum bırakın