“Dürüst olan ya da olmayan her işi yaparım.” yazmıştı liseden sonraki iş başvuru formuna.
Bir bakıma çok dürüst bir açıklama da denebilir ancak yine de merak etmeden duramıyorum, bu açıklamayı yapan bir yazardan hele ki kendisi ile ilgili yazdıklarından dürüst veya tamamen şeffaf olmasını beklemek doğru olur mu?
Bu soruyu bir aklımızda tutarak irdelemekte fayda var konuyu ki “e bunu zaten biliyorduk” demeyelim sonrasında.
Bukowski’yi okurken Oğuz Atay’dan, Orhan Veli’den bir şeyler yakalamamak elde değil. Tabi ki her bir yazarın belli alanlarda daha çok öne çıkan yönleri var ancak Bukowski Orhan Veli’nin edebiyat “halk içindir” üslubuna kendi argosu ve tarzını ekleyip yoldaşlık ediyor. Oğuz Atay gibi kişi betimlemeleri ile dikkatimi çekse de yöntemleri bir hayli farklı ve aslında oldukça da önemli bir nokta olarak karşımıza çıkacak.
İnsan doğasındaki basit gerçeklikleri göz önüne sererek her bir karakteri canlandırıyor Bukowski. Oğuz Atay bunu kendi üslubu ile yaparken çok daha uzun, derin ve iç dünyamızdaki tüm tezatları kağıda dökerek yaparken Bukowski iç dünyaya ve tezatlara girmeden birkaç basit günlük insan yönlerini ele alarak tanımlıyor insanları. İşin güzel yanı şu ki, “insanlar acaba bu kadar da kafa yorulası yaratıklar değiller mi?” diyorsunuz bu tanımlardan sonra. Çünkü bu tanımlar ile kişileri canlandırabiliyorsunuz.
Bu üslüp ilk bakışta çok çekici olmakla beraber özellikle kişinin kendi dünyasını ve hayatını anlattığı noktada iç dünya ve tezatlara yönelik açıklamalardan kaçınması ve tıpkı dış çevredeki insanları birkaç gözleme dayalı basit özellikleri ile tanımlar gibi kendini de tanımlaması realiteden birkaç adım uzaklaştırıyor beni.
Şimdi Bukowski okuyan, kafa yoran ya da seven biri diyebilir ki “sen Bukowski okumadın sanıyorum, sürekli kendi dünyasını anlatıyor daha ne yapsın”. Anlatıyor anlatmasına ama hep bir pencereden bakıyor ve baktığı pencere de sanırım tıpkı diğer karakterlerde olduğu gibi kendisinin de dışarıdan görünmek istediği pencere. E hal böyle olunca görünmek istediğimiz kişi olarak görünmek üzere, yazar olmanın da verdiği güç ile -neticede ne yazarsan odur-, istediğiniz özelliği öne çıkarıp istemediğinizi saklamak mümkün. Bu vaka göz önüne alınınca yazarın etik olarak dürüstlük ve şeffaflık noktasında ayrı bir görevi var, okuyucuya bir yönünü tamamen açtınsa diğer yönünü sakınmak aldatmacadır.
Bu yazı salt eleştiri yazısı gibi algılanabilir ancak değil, Bukowski stili, düşünceleri ve özgünlüğü ile müthiş bir yazar, ancak kim tamamen doğru ki. Kendisinin de söylediği gibi “unutma orda hep senden daha güçlü, daha zeki, daha iyi birileri var”. Edebiyat dünyası da böyle,
Eleştirim Ekmek Arası adlı kitap üzerinde yoğunlaşıyor aslında, çünkü burada çocukluğundan üniversite yıllarına uzanıyoruz ve kişiliğin oturduğu, kendimizi ispatladığımız ve ne olduğumuz, kim olduğumuz konularında arayışta olduğumuz yıllarda daha fazla söylenecek sözün olmalıydı diyorum Bukowski.
Somutlaştırmak adına, bu kadar dünyadan umudu olmayan, yalnız kalmak, sadece içmek isteyen, üniversite bölüm tercihini bir arkadaşına sorduğu “en kolay bölüm hangisi?” sorusuna göre belirleyen -gazetecilik-ve yine okul kayıtlarında ne yapılması gerektiğini bile bilmeyen, dersleri takmayan, geç giden, dersten çakan bir öğrenci nasıl oluyorda evden ayrıldıktan sonra geçimini “öğrencilerin dönem ödevlerini yazmaktan” kazanıyor?
Diğer sevdiğim, beğendiğim sözlerine ve düşüncelerine çok daha fazla değer verebilmem için bu şeffaflık bana çok yardımcı olurdu.
Diğer taraftan şunu da biliyoruz ki, hayatının en zor yıllarını yazdığı bu kitapta Bukowski geçmişi ile ilk defa gerçek anlamda yüzleşiyor. Hayatta böyle yüzleşmeler çok kolay olmayabilir ve ünlü bir yazar da olsanız bazı zorluklara karşın savunma mekanizmaları geliştirmeniz kaçınılmazdır. Bu noktada şeffaflık geçerliliğini yitirebilir, dürüstlük ise belki de başka bir masanın konusudur.
Yazımı konunun dışına çıkarak, birebir şahsi düşüncem de olan bir sözü ile bitiriyorum Bukowski’nin, “bıyığının her bir kılını özenle kesen adama asla güvenemezsin”.

Yorum bırakın