Kişinin Kendine Kalması

İnsanın farkındalığının artması salt kendi ile kalması ile ilgili bir konu. Salt kendine kalmak yanlış anlaşılmamalı, insan bencildir “salt kendine kalmak” sadece kendi ile ilgili konuları düşünmek, kendi kendine düşünmek olarak algılanabilir ilk bakışta. Ancak gerçekten kendine kalan insan kendinden arınmış insandır. Bu elbetteki birçok kişi için çok zordur, bunu yapmasının gerektiğini fark etmek bile birçok insanın belki de hayat boyu yapacağı birşey değil. Yalnız kalan insan daha çok yalnızlığının derdine düşer ve bu yalnızlığı gidermenin yollarını arar ya da bunu yapamayacak ise yalnızlığını geciştirecek yollar arar. Bu durum gelişmemiş beyinlerin ilk başvuracağı çıkış yoludur. Gelişmiş beyinler için ise değeri ölçülemez bir nimettir. Kendine kalan insanın algıları açılır, etrafını, doğayı, hisler arasındaki ilişkileri ve sebeplerini ve daha birçok ilişkiyi çok daha net görebilir ve anlayabilir. 

Örneklemek gerekirse, iki kişi güzel bir sahilde yürüyüş yaptığında çoğu zaman etrafındaki tüm ayrıntıları göremez çünkü muhakkak ki ortak bir konu üzerinde konuşuyorlardır ya da içinde bulundukları birliktelik çevreye karşı olan farkındalıklarını çoğu zaman kapatır ve algılar zayıflar. İkinci kişiyi bir kenara bırakalım, birey tek başına olduğunda da çoğu zaman aklında ikinci bir kişi, ikinci bir kişinin dahil olduğu bir olay, ya da tam da o andaki kendisi yerine gelecekte olacak ya da geçmişte olmuş olan kendisine ilişkin bir anı ya da hayali düşünüyordur. Bu da çevreye karşı olan duyarlılığını engeller, farkındalığını kısıtlar. Kişi kendisinden arındığında çevresine odaklanabilir ve artık tüm ayrıntıları göremeye başlar.

Bilgi üniversitesinde bir konferans günü yüzlerce dinleyici üniversiteye bu konfereans için gelmiş ve kapıdan birer birer girerlerken kapıda iki büklüm dilenen dilencinin yanından geçmiştir. Konferansa gelenlerin birçoğu dilenciyi görmemiştir bile, hepsi salonda yerlerini alır ve konferansın başlamasını beklerlerken sahneye ağır ağır yürüyerek çıkar dilenci. İnsanlar homurdanır ve ne olduğunu anlamaya çalışırken dilenci önce şapkasını sonra paltosunu üzerinden çıkarır, artık sahnede son derece şık giyimli bir konuşmacı vardır. “Kapıdaki dilenciyi kaçınız gördü” diye sorarak başlar konuşmasına.

Kapıdaki dilenciyi görmek öncelikle içinde olunan ana odaklanmak ve düşünceleri kendinizden uzaklaştırmak ile olur. Elbetteki kendimizden arınmak ne sürekli olması gereken ne de olabilecek bir düşünce halidir. Ancak, hayatta gerçekleri görebilmek, ilişkileri çözebilmek ve aslında insan hayatında asıl olanı anlayabilmek için insanın kendinden arınması ya da salt kendine kalması gerekir. Bu süreç insan beyninin ve duygularının yeniden yapılandırılabilmesi için büyük fırsattır. Adeta uzay boşluğunda bir nokta gibi kalır insan kendinden arındığında, tüm geçmişi ve geleceği bir kenara bıraktığında artık tüm sevinçler ve üzüntüler anlamsızdır. Bu andan itibaren beyin yeniden kodlanabilir yeniden ilişkiler kurabilir.

Artık yeni bir düzen başlayabilir. Her anın yeni ve farklı olduğu tezinden yola çıkarak, kendine kalan kişi çok kısa bir zaman dilimi öncesine kıyasla artık farklı biri olmuştur. Boşanmış bir ailenin terkettiği evin kapalı kapısının geçmiş ve bu an arasındaki duygusal değişimde nasıl bir rol aldığını, bir insanın hayatımızdaki yerini bir başkasının kolayca alabileceğini, hayatımızın en başından itibaren bazı tesadüfler ve bazı seçimler sonucu doğal olarak kurulmuş bir dizi denklemden ibaret bir akış olduğunu görebilir. Bu düşünce halinde insan hayat akışı değil hayatının içindeki anları yeniden kurma şansı yakalar. Her an kendini beyin uzayında bir önceki andan bağımsız bir koordinatta algılamayı başaran kişi yeni kararlarını verirken bir önceki karardan bağımsız hareket edebilecek ve böylece geçmiş kararların boyunduruğunda yaşamaktan kurtulup hayatına gerçekten kendi seçtiği anlar kazandırabilecektir.


Yorumlar

Yorum bırakın